8 Aralık 2014 Pazartesi

Deneyim.

Sadece yapabildiklerini yapabilen ötesini deneyimlemekten korkan bir insan topluluğunun yapacağı tek şey vardır; İsyan etmek.

Ama bu isyanın getireceği bir sonuç yok. Çünkü kendi potansiyelinin farkında bile olmayan biri için isyan iki dudak arasından ve sıkılmış bir kalpten başka birşey yaratmaz.

Potansiyelinin farkında varmak...

Korkutucu bir kelime. Anlaşılmaz ve entellektüel olarak akılda kalan bir cümle.

Potansiyelimiz kadar deneyim yaratırız. Kimse bize bu potansiyeli aşmamız için ortam sağlamazken fark da edemeyiz.

Artık etmek gerek.

Kendi merakınız ve varoluşunuz, potansiyelinizin gücünü keşfetmenizdeki rehberdir. İlgi alanlarınız ve içsel yolculuğunuzda gittiğiniz yol "kendini aşmak" deyimini yaratır.

Deneyim. Hayata gelme amacımız. Sadece deneyim. Ne yaşayacağına kendin karar vermek.

Yeni deneyimler keşfetmek...

Kendine kızmadan, her hissi doruğuna kadar yaşamak, ders çıkarmak, anlamlandırmak ve sonunda paylaşmak...

Bir hikayen olsun istiyorsan, potansiyelinin doruğunda deneyimlemelisin. Mümkün gözükmeyen hatta 5 duyuyla bile algılanmayan anları hayal etmelisin.

Hayal etmek, potansiyeldir. Olur demek potansiyeldir.

Kendini keşfetmek en büyük cesarettir!

Zamanını boşa harcama.

Kalk ve bugün mümkün olmayanı gerçekleştir.

3 Aralık 2014 Çarşamba

Sorgu ,teslimiyet.

Sorgulamak, teslim olmak...

Teslim olmak rahatlatıcıdır. Bir bilgiye, dine, insana... Orada seni rahatsız eden hiçbir şey yoktur.

Hayatının dinamikleri sadece olan olayların içinde seyretmekten ibarettir.

Bunu kendi hayatımda tam olarak çözemesem de bana haz veriyor.

Akışında yaşamanın tadı bambaşka. Sakin ve rahat. Neşe içinde.

Peki ya seçim.. Akışın yönünü değiştiren şeyler.

Seçmek bazen zorlaşıyor. Kendi adıma bunları yaşadığım zamanlardayım.

Yine de huzurluyum. Çünkü en kötü ihtimalle neler yaşayabilirim düşüncesini sorguluyorum.

Sorguluyorum ki gelen akışa teslim olayım.

Bu teslimiyet içinden geleni yapmakla aynı şey. Bunu yaşadığım her an keyifli bir anı.

Her zaman insanların ne kadar da korkak olduğunu söylerdim. Adım atacak cesaretlerinin olmadığını...

Sorguladıkça ne kadar da pişkin ve kibirli bir yaklaşım içinde olduğumu gördüm.

İşinden bıkan bir insanın işini bırakamadığını duyduğumda sadece onu korkaklıkla suçladım. Sonra anladım ki şartları -o şartları da kendi oluşturuyor ya- ve geçmişi, kendi içindeki savaşını hiç anlayamamışım.

Çoğu insan bilmediği şeylerin sonuçlarına katlanıyor. Bu da onun şartlarını ve akışını oluşturuyor.

İşte bu yüzden sorgulamayı seviyorum.

Bazen düşünüyorum.

Sadece istediğim şeyleri yapsam. Sadece istediğim şeyleri söylesem yazsam. İstediğim yere gitsem istediğim gibi konuşsam.

Zaten bunu istemiyor muyuz hepimiz...

Televizyonlarda böyle yaşayan film karakterlerine özenmiyor muyuz.. Onları odamıza poster diye asmıyor muyuz...

Fakat buna cesaret etmek asıl olan...

Kaybetmekten korkmak.. Sanki gerçekten bizimmiş gibi...

Nasıl oldu bilmiyorum ama zihinlerimiz sürekli bir geleceği düşünme arzusunda.

Henüz sahip olmadıklarımızı kaybetmekten korkarak geçiyor günümüz.

İşte bunu sorguluyorum.

Hiçbir zaman tam olamayacağız. Peki ya ölüm?

Hiç kimse ölümü anlatmasın bana. Herkes saçmalıyor. İnsan deneyimlemediği şeyi bilemez. Lanet olsun o din tüccarlarına.. İnsanlara ölüm deneyimini satıyorlar pişkince...

Bilemezsin. bilemem. bilemeyiz.

Bilmek sadece geçmiştir. Bilgi, öğrenilir ve aktarılır. Kimse bilgiyi şuanda deneyimlemeyi düşünmüyor.

İşte bunu sorguluyorum.

Eh başkalarını eleştirmek kolay ya.

Kendime çevirmeliyim aynayı. Bu sorgular beni soğuk bir adam yapıyor bazen. Ya da ben kendimi öyle tanımlama ihtiyacı duyuyorum. Her tanım bir kazanç doğurur. Soğuk bir adam olarak görünmek beni daha mı cool yapıyor ya da daha mı çekici buluyorum kendimi...

Belki de.

Bu kazanç. İşte buna ihtiyacımız var mı?

İnsan, her dönem her çağda her yılda aynı duyguları hissetmiş.

Bu duyguları anlamak yerine onların yönlerine gitmeyi tercih etmişler...

Neden alışveriş merkezine gittimiğimizde iyi hissediyoruz?

Böyle bir fıtrat var mı insanlığın...

Hayır yok...

İnsanlar kendi yarattıkları gerçekleri uhlevi bir tanıma uydurup onu anlamlandırıyorlar. Aynı tanrıyı yarattıkları gibi.

Neden bir insan, inancını sorgulayan birine kızar ki?

Ben söyliyim... Çünkü onunla beraber inanan büyük bir grup var. En yakından ailesi öyle. Küçülükten beri her şeyini ailesi karşıladığı için, onu sorgulamak tanrıyı sorgulamak demek oluyor....

Bence inançlar da sorgulanabilir. Bu aynı kazı yapmak gibi. Kazarak ancak öze ulaşırsın. Ama kazmazsın sadece yüzeysel kalır her şey... başörtü, sakal cübbe...

İşte bunu sorguluyorum.

Sorguladıkça seviyorum. Teslim oluyorum. Huzura doluyorum...






Yaşıyorsam meraktan.

Kendimi hiçbir tanıma uyduramıyorum.
Bir karateci miyim? Karate antrenörü? şu kadar para kazanmış biri. borsayla ilgilenmiş biri?
Bir e-ticaret sitesi olan biri? Neyim ben? Sevgili, oğul, kardeş, abi, arkadaş dost...

Anlam vermek zor artık kendime. Seviyorum da bu halimi.

Hiçbir şey olmamak. Ne zormuş! kendini tanımlamak bir tanımın içerisinde kalmak ve yaşamını sürdürmek.

Ben böyleyim! dediğin an sınırlarla çevriliyor her yanın.

İnsanın en özgür olduğu an, nedeni "canım istedi" olarak yaptığı şeylerdir bence. Canım öyle istiyor. Can! Seni var eden bizi var eden şey...

Böyle daha rahat sevebiliyorum sanki. Daha sakin ve içten olabiliyorum.

En güzeli de, her soruya cevap vermene gerek kalmıyor ya...

Sahi niye bu kadar kastık yıllarca? Aptal gibi hissettik. Bize sorulan her soruya yanıt verme ihtiyacı hissettik?

Bu o kadar can sıkıcı ki... Bence özgürüm diyen birinin en çok kullandığı kelime "bilmiyorum" ve en çok yaptığı davranış sessiz kalmak olmalıdır. Sessiz...

Bilmek ve kanıtlamak zorunda olmadığını hissetmek o kadar derin bir huzur ki.. İşte bu en yüce insan deneyimi..

Belki de o yüzden anlaşamıyorum dinle ve dinlerle. Belki de o yüzden sevemiyorum siyasetçileri ve geri kalan yapay pazarlama dünyasını. Hepsi olguların peşinde. Hepsi kendi istediklerim olsun diyorlar.

Bunu nasıl bekleyebilirsin ki...

Sessiz kalmak ve bilmemek... Deneyimin en güzel parçası. Bilinen dünya sıradanlaşır. Ha o da gereklidir. Dünya deneyiminin içinde olmak, farketmenin ilk adımıdır.

Bunları niye yazıyorum ki.

Sana kanıtlamak için mi? Belki bir yanım hala bunu istiyor. Birilerine bir şey kanıtlamayı. Bir övgü almayı, like almayı takip edilmeyi...

Sonra soruyorum. Buna ihtiyacım var mı?

Beni takip edecek insanlar, fikirlerimi takip edecek insanlardır. Ben de öyle. Takip ettiğim insanların fikirleridir asıl önemli olan.

Çünkü günün sonunda dünyaları yakmış bir imparator, ishal olduğunda yine tuvalete sıçmaya gider ve insanların düşme vidyolarına gülerler.

Hepimiz aynıyız.

Dünya böyle. Çünkü buna izin veriyorsun. Veriyoruz. Ya da belki de dünya olması gerektiği gibi. Aynı bizim gibi.

Bunu farketmek ve sonrasında kabullenip kendi dünyamızı inşa etmek... İşte asıl özgürlük bu...


22 Ağustos 2014 Cuma

Dünyanın Bu Halde Olmasından Sorumlu İnsan

Merhaba. Ben dünyanın bu halde olmasından sorumlu sayılı insanlardan biriyim. Size yaşam hikayemi anlatıp, üzerimde kalan son kibirimle nasihat vereceğim. Bana inanın ya da inanmayın, fakat önemseyin...

Ben küçük bir kasabada yaşayan fakir bir aileden gelmedim. Ama herkese bunun tersini anlattım. Özellikle de başarımın sırrını sorup beni kapak yapan iş dünyası dergilerine bu yalanı söyledim. İnsanların, onlar gibi olduğunuzda sorgusuz sualsiz size inandıklarını keşfetmiştim.

Yaşadığım ülkenin önce askeri, sonra iş adamı ve siyasetçisi ardından kayıp adamı oldum. Sonra da işler değişti. Hangi ülkede yaşadığımı sormayın. Bu işler her ülkede aynıdır. Ben size neyi hangi düşünceyle yaptığımı anlatacağım. Bunu dilediğiniz ülkeye uyarlarabilirsiniz...

Sıradan bir askerken, gururlandığım en büyük şey ülkemin insanı olmak ve tanrı için savaştığıma inanmaktı. Evet buna sorgusuz sualsiz inanmıştım. Tüm komutanlar, tarih kitapları, duvardaki yazılar ve televizyonlar bana bunu öğretmişti. O zamanlar sadece olanı yaşıyordum. Bildiğim tek şey, ülkemi ve dinimi korumaktı. Böylece hem ülkemde onure edilecek hemde inandığım tanrı tarafından öldüğümde cennete gidip huzuru bulacaktım. İtaatkar bir askerdim. Ailemin de gücüyle hızla komutan oldum ve ülkenin onurlu savaş adamlarından biri olmuştum.

İşler ilk burada değişti. Askerken bize kutsal kitap okumamızı zorunlu tutan komutanlar, kendilerinin bu kitaplarla ve kitapları okuyanlarla alay ettiğini gördüm. Ülkedeki gençleri orduya katmak için uydurulmuş binlerce yıllık bir gelenektir diyorlardı. Önce şaşırmıştım fakat bir olaydan sonra bunun doğruluğunu ve oyunun bir parçası olduğunu kabul etmiştim.

Yine ülkede eğitildiğine şahit olduğum bir terör grubuyla kendi askerlerim çatışmış ve onlarca askerimiz ölmüştü. Ölüler televizyonlarda birer kahraman ve tanrı tarafından kutsanmış insanlar olarak tanıtılmışlardı. Aileleri de buna inandırılmak için onlarca din adamı tarafından televizyon ve yakın çevrelerde konuşturuluyorlardı. Kimse oğlunun, kocasının ya da babasının boku bokuna öldüğünü bilmek istemez. O yüzden bu tanrı ve din geleneğini bilinçli bi şekilde kullanıyorduk.

Peki buna gerek var mıydı? Asker, tüm halkı istediğini yaptırabilirdi. Hem de silahla. Fakat bunun daha kolay yolunu bulmuşlardı felsefeciler. Demokrasi mesela... Bizler demokrasiyi, halkın kendi kararını verip, üretilen ürünleri almaları için yarıştırdığımız bir sistem olarak görüyorduk. Bu sebeple, insan öldürmekten daha ucuz ve az kanlıydı... Ölen askerlerin ölmeden önce, yine elindeki silahla aynı marka olan bir silahla ve aynı eğitimi almış "düşman" asker tarafından öldürülmesi bilgisini ancak tanrı önleyebilirdi. Ve tabi ki de bizim yarattığımız tanrı! Ben ve komutan arkadaşlarım da çıkıp, duygulu ve coşkulu konuşmalar yapıyor, düşmana karşı daima güçlü durmayı söylüyorduk. Bu başarımızın bir parçasıydı. Varolmamış bir düşman yarat, buna karşı her zorluğu yeniyormuş izlenimiyle karşı koy ve bunu medyada paylaş. Oyun bizim için kolaydı.

Askerlikten sıkılmış iş adamı olmaya karar vermiştim. O dönem ülkedeki en iyi iş inşaattı. Köprüler, alt geçitler, lüks konutlar, ucuz konutlar.. Sürüyle inşaat yapılıyordu.

İş adamı olarak belirli bir stateji gerekmez. Özellikle de inşaat sektöründe. Elden geçirmek istediğin mahalleye gizlice girersin. Ordaki gençlere uyuşturucu verirsin ve kaos yaratırsın. Ardından polisten ve medyadan yardım isteyerek bu mahallenin çok kötü bir yer olduğu izlenimi verirsin. Sonrada ordaki hayatı bitirmek için şiddet uygularsın ve arazi devletin eline ordan da bana geçer. Ardından rezidanslar, lüks konutlar. Ha bu arada, yine bana bağlı doktorları o bölgeye rehabilitasyon adı altında çalışmalarını sağlarım ve medyada beni över.

Halk mı? Halk zaten bunu sever. Çünkü onlar bu tarz kötülükleri şeytan yapıyor diye bilirler. Ya da hükümetin uydurduğu mihraklar... O yüzden sorun yoktur.

Binlerce bina yapmıştım o sıralar. Beni en çok sinirlendirenler çevrecilerdi. Ağaçları kestiğim için eylemler yapıyorlardı. Bunun da çözümü vardı. Hükümete söylemem yeterdi. Yaptıkları eylemlerde, aralarına yine polis olan fakat törerist gibi görünen insanları salıp, medyaya servis ediyorlardı. Böylece, hayatlarında okudukları kitap sayısı 3'ü geçmeyen halk da buna sorgusuz sualsiz inanıyordu. Ardından ben açıklama yapıyordum. "Hiçbir ağaç kesilmedi o bölgede zaten ağaç yok. Olanları da yer değiştirdik." diye. Sonra da tanrının bizi sevdiğinden ve kimsenin oyuna gelmemesinden bahsediyordum. Güzel bir oyundu...

İş adamlığından da sıkılmış, artık daha büyük oynamak istiyordum. Siyasetçi oldum...

Siyasetçi olmak kolaydır. Kullanılan kalıpları farklı ses tonlarında insanlara haykırırsın. İnsanların sana inanıp inanmamaları olasığını soracak olursanız da, merak etmeyin inanırlar. Yazının başında da dediğim gibi, onlara anlattığınız hikayede onlar gibi olduğunuzu söylerseniz her şey çözülür.

Fakir aileden gelmek, tanrı sayesinde bu durumlara gelmek ve çok şükür ki sizlere hizmet ediyor olmak....

Ben siyasetin 2 yanını çok seviyordum. İlki; iş adamlarının yaptıkları işlerden prim almanız çok kolaydı. Onlara yer/zaman/izin sağlamak benim elimdeydi ve belli bir miktar da para geliyordu.

İkincisi ise, insanları etkileme gücüydü. İnsanları etkilemek için önce çocuklardan başlamak gerekirdi. Çocuklara yine her zaman ki gibi, iyi bir insan olmanız için iyi bir ülke vatandaşı ve tanrının yolundan gitmeleri gerektiği öğretilirdi. İyi bir vatandaş olmanız da, kurallara uymanızdan ve televizyon izleyip, onlara olmaları gerektiği insan gibi olmaya çabalamaktır diye söylüyorduk. Ülkelerini çok sevmeleri ve bunu ancak vergilerini ödeyerek yapabileceklerini de ayrıca ekliyorduk. Aynı zamanda ülkelerini sevmenin tanrıyı ve kutsal kitaba uymaları gerektiğinden bahsediyorduk.

Kadınlar da var tabi. Kadınları pasif duruma düşürmek adına, cinselliği kullanırdık. Erkeklerin hayatının büyük bir kısmının cinsellik olduğunu aşılamıştık. Onlar dergilerdeki adamlar gibi olmaya çalışırken kadınları kullanmalı, kadınlar da buna uymalıdır derdik ve tüm imkanları buna seferber ederdik.

Ben uluslararası bir siyasetçiydim. Müslüman topraklarda bunu kadınları çarşaflara dolayarak yapardık, hristiyan topraklarda da ailelerine ve çocuklarına bakmanın kutsal olduğunu anlatarak.

Siyaset beni çok büyüttü. Daha doğrusu zengin yaptı. Hem zengindim hem de sözü geçen bir yönetici. İnsanlar eğitimsiz kaldıklarında, ne kadar kolay yönlendirilebileceklerini gördüm.

Ve sonra bir şey farkettim.

Ben de bir insandım ve 74 yaşına gelmiştim. 74 yıldır ailemle doğru dürüst kahvaltı yapmamıştım. Oğlumla maça gitmemiş, kızımın okul mezuniyetinde bulunmamış, karıma seni seviyorum dememiştim.

Dostlarımla bir kere bile sahilde oturup sabahlamamıştım. Dolunay çıktığında, gece uyanıp gökyüzünü izlememiştim. Ellerim ceplerimde kulağımda sevdiğim müzik listesini dinleyerek yürümemiştim...

Bunları yazarken, kalbime oklar girip, çıkıyor...

Yaptıklarımın, yaşadıklarımın ve yaşattıklarımın hiçbir anlamı yok artık.

Yaşlı bir adamım ve bunca yıl, kazandığım maddi şeyler değildi beni mutlu eden...

Galiba, ben sadece beynimi yönetmek için kullanmıştım, yaratıcı fikirler üretmek yerine...

Nefesim sadece oksijen taşımıştı, huzuru hissetmek yerine..

Oysa kalbim sadece kan pompalamıştı, sevdiklerimle olmanın heyecanını yaşamak yerine...

Ve Tanrıyı sadece kandırmak için anmıştım, ona şükretmek yerine...

Son kalan kibirimle vereceğim tavsiye ise;

Benim gibi insanlara kanmayın. Bizler çok güçsüz ve sorunlu insanlarız. Mutluluğu tadın, yaratıcı olun. Biz sadece mutlu ve yaratıcı insanlara zarar veremiyoruz....

Yukarıdaki hikaye düşüncelerimden doğan bir hikayedir. Sadece bir hikayedir fakat umarım ilham alacak mutlu ve yaratıcı insanlar olacaktır.

Sevgiyle...

14 Ağustos 2014 Perşembe

Deneme 1-2

* Sabah erken uyanmak benim fıtratım sanırsam. Gece 2'te yatıp sabah 7'de uyanıyorum. Güzel de birşey tabi bu. Gününü planlıyorsun, merak ettiğin konularda araştırmalar yapıyorsun vesaaaire.

* İnsan sadece etki edebileceği alanlara odaklanmalı. Etki alanları genişledikçe, ilgi alanlarını da değiştirebilir. Ve bence etki alanımız sadece öğrenerek, deli gibi kitap okuyup araştırarak ve okunan şeyleri sindirip uygulayarak gerçekleşir.

* Sana mutluluğun formülünü veremem ama son günlerde hayal ettiklerimi gerçekleştirdiğimi görmek bana müthiş bir enerji veriyor.

* Dinlediğin müzik kişiliğini yansıtırmış diyorlar ya. Kişilikten kastettikleri ne ki?

* Kadınlar ve Erkeklerin fiziksel eşitsizliğinden kaynaklı herşey. Çok basit. Kadın istese de fiziksel olarak erkek kadar olamaz. Fakat fiziksel gücün farkı, bir cinsin bir cinse karşı üstünlüğünü ya da yaptırımını sağlayamaz. İşte bu binlerce yıl önce kuyuya atılmış bir taş... Taş kafalar!

* Etrafta binlerce güzel şey var. Mesela şuan  sağ yanımda öyle tatlı rüzgar esiyor ki, sanırsın bana kur yapıyor edepsiz.

* Şuan düşündüm de, aklıma ne gelse yazıyorum :D güzelmiş be. İşte bunu ben yapınca "Hallaaaam yhaa ne kdr sçma..ss..s.." oluyor, kitabını çıkarınca "Sofistik akımın yazarlarından MOA" diyorlar. Ne derseniz diyin lan! Niye sinirlendiysem...

* Bir gün kitap yazacak motivasyonu kendimde bulduğumda, mutlaka kitap yazacağım. Bu hayatta en az bir kitabım olmalı mutlaka. 

* Gökten meteor yağsa, bana yine para düşer o kadar bereketliyimdir.

* İnsanları sevmek gerek. Şunun şurasında burda daimi değiliz. Elbet öleceğiz. Mutlaka barışmak gerek.

2 Mayıs 2014 Cuma

Düşlediğim 1 Mayıs...

Seneye 1 Mayıs, Yenikapı'da karnaval havasında kutlanmalı.

Sivil toplum örgütlerinin eğitim, sanat, bilim çadırları olmalı.

Eğlenceler olmalı, aileler çocuklarıyla gelip, elma şekerleri yemeli, kurulan oyun istasyonlarında keyifle oynamalı.

1 Mayıs'ın ne olduğu neden kutlandığı konuşulmalı. Ama en çok Bahardan, güneşten, sevgiden, coşkudan bahsedilmeli.

Nasrettin Hoca kostümünde biri eşeğin üstüne ters binmiş etrafta dolaşmalı ve fotoğraflar çektirmeli.

Hacıvat-Karagöz büyük ekranda eğlenerek, Apple mı Samsung mu kavgasına tutuşmalı.

Ayaklı kütüphale tişörtüyle gençler,kahve içerek insanların Rus, Türk ya da Fransız edebilyatıyla ilgili sorularını yanıtlamalı.

Sporcular gelip, "Ben sporcunun zeki. çevik ve ahlaklısını severim." yazısının önünde gelenlere stretching yaptırmalı.

Sanatçılar, sahnede en keyifli müziklerini söylemeli.

77, 1 Mayıs'ını anmaya gelince..

Taksim anıtına bir çelenk bırakılmalı.

Orda ölen insanlar, çocukların güldüğü, kadınların özgürce yaşadığı, gençlerin bilinçli ve eğitimli olduğu bir Türkiye istedikleri için orda oldukları unutulmamalı.

Bu sebeple, 1 Mayıs, tatilin ve baharın tadını çıkarmakla beraber, 2 Mayıs'tan itibaren gelecek 1 Mayıs'ın heyecanıyla beklendiği bir gün olmalı.

22 Nisan 2014 Salı

Önce çocuk ol!



Bayrağın altında doğan ve büyüyen her çocuğun ruhunda bir parça Atatürk vardır. En zor anda ve en sevindiği anda ortaya çıkar. En çok da sahile gidip etrafı izlediğinde...
Bakarsan denize Atatürk'ü görürsün. Inancın, siyasi görüşün ne olursa olsun. O sahilde özgürce dolaşmanın verdiği hazdadır Atatürk.
Her çocuğun içindedir Atatürk. Büyüdükçe de yok olmaz. Ha bazılarında küçük kalır bazılarında kocaman büyür. Ama hep vardır ve her zaman olacaktır.
Ve içindeki Atatürk sayesinde; özgürce oynar Türkiye'de çocuklar.
Ve Atatürk, bugünü ve 1 ay sonrasını çocuk ve gençlere armağan etmiştir. Iste o an, bu topraklarda doğmuş ve doğacak her çocuğun ruhuna dokunmuştur.
Bugün, yarın ve her zaman; Egemenlik bizim ve Her zaman, hepimiz Atatürk çocuklarıyız!
Bayramımız Kutlu Olsun!


19 Nisan 2014 Cumartesi

Öncelikle Kadınlar Kuran'ı okumalı..:

Kuran'ı Kerim okumaya başladığımdan bu yana, Islâm dininin aslında her çağı temsil edebilen bir din olduğunu anladım. Fakat Kuran'ı okuyan kişinin ahlak,vicdan, ortalama bir akademik bilgisinin olması ve toplum baskısından uzak bir ortamda okunması gerektiren önemli bir kitap olduğunu anladım. 

O güya büyük cemaatlere sahip insanların aslında Kuran'ın tam tersi hareket ettiğini farkettim. Kuran'ın anlattığı ve öğütlediği şeylere uymaya gözleri yemedikleri için editörlüğe soyunduklarını farkettim. Anlatacak çok fazla örnek var fakat bir örnek vermek istiyorum. 

Başörtü ile ilgili tüm dünyanın kendilerine göre yorumladığı şeyi ben nasıl yorumluyorum ona bi bakalım..

Nûr Sûresinin  31. Ayetinde bu açıkça yazmakta. 
Ayet, erkeklere ithafen yazılmıştır. "Mümin Kadınlara söyle..." Diye başlar ve devam eder. 
Çok önemli bir ayrıntıdır bu. 
Öncelikle mümin kadınlara söyle derken, o dönemi anlamak gerekir. 
Kadınların hiçbir sosyal sınıfa dahil edilmediği, para ve mal karşılığı alınıp satıldığı ve ancak nikahlandırılırsa kölelikten kurtulabildiği bir dönem. 
Dönemde ancak erkekler güç sahibidir ve kadınlar onların peşinden gitmek zorundadır. Çünkü azınlıktaki müslümanın nüfusunun savaş halinde olması ile,kadınların hayatta kalmaları ancak bir erkeğin himayesinde mümkündür.  Bunları öğrenmek için herhangi bir ilkokul din bilgisi kitabına bakabilirsiniz.  

Bu sebeple Kuran kadınları korumak için Erkeklere bu sorumluluğu vermiştir. 

Ayrıca Arap sapkınlığı doruklarında, vahşetini kadınlar üzerinde tecavüz ve işkence ile sürdürmektedir. Bu sebeple mümin olan kadınların, "arap" erkeklerinin ucubeleşmiş cinsel dürtülerinin harekete geçip onlara zarar vermelerini önlemek için, dönemin algı yapısına uygun olarak kadınlara mahrem yerlerinin kapatılması öğütlenmiştir. 

Bu açık bir şeydir ki; başörtüsü bir yorum biçimidir. Fakat Kuran'ı hiç okumayan bir kadının kapanması anlamsızdır.

Umuyorum ki; kadınlarımız Kuran'ı anlayacakları dillerde okuyup, o güzel yaradılış hisleriyle yorumlarlar ve kendilerine hiçbir zaman Kuran'ı okumamış insanlar tarafından baskı yapan yakınlarına en güzel yanıtı yaşayışlarıyla verirler. 

12 Nisan 2014 Cumartesi

Neden Atatürk daima yaşayacak?

Fikirler 2 türlüdür.

1- Gelip geçici olanlar  2- Daima kalıcı olanlar.

Gelip geçici olan fikirler, belli bir süre yaşasa da sonunda söner. Aynı Hitler'in fikri gibi. Bir dönem etkilidir ve genelde modadır. Dayatma sonucunda yaşanır. Hangi tişörtü gömleği giyeceğinizi size söyleyen tekstil dünyasının oluşturduğu da modadır, medyanın hangi lideri takip etmenizi söylemesi ve o liderin söyledikleri de modadır.

Gelir geçer...

Daima kalıcı olan fikirler, dayatma yoluyla değil, insanların seçimleriyle büyür. Fikri söyleyen kişi, insanların ruhlarını titretmeyi bilmiştir. Bu istemli ya da istemsiz olmuştur.

Fikirlerin kalıcı olmasının en önemli etmeni de o fikri hem savunanların hem de şiddetle reddedenler olmasıdır.

Düşünün. Bir fikre herkes tamam derse, bir daha tartışılmaz ve konuşulmaz. Fakat fikri eleştiren ya da gelişmesi için sorgulayan birileri olduğunda fikir CANLI kalır.

Atatürk'ün fikirleri de böyledir.

Daima canlıdır ve öyle kalacaktır.

Fakat Atatürk'ün fikirlerinin canlı kalmasındaki en büyük etken, o fikirlere şiddetle karşı olan bir grubun olmasıdır. O grup iktidara gelmesi ise Atatürk'ün çok daha uzun bir süre dünyada fikirleriyle varlığının süreceğinin göstergesidir.

Çünkü Atatürk'ün fikirler, insanların yaşam tarzlarına hitap eder.

Atatürk'ün fikirlerinin içeriğine girmeyeceğim.Hepsini benimsedim o ayrı tabi..

Diyeceğim şudur ki;

Fikirleri canlı tutan en önemli etken, o fikirlerin benimsendiği kişilerin olması kadar, reddeden ve eleştiren hatta ortadan kaldırmak isteyenlerin olmasıdır.

Ve unutulmaması gerekir ki;

Fikirler asla ölmez...

10 Nisan 2014 Perşembe

iyi insan olmak üzerine...

* İç sesini dinleyebilen iyi insandır. Çünkü biz saf sevgiden yaratılmışızdır. Bakınız=Bebekler.

* Öğrendiklerini sorgulayan insan iyi insandır. Kaynağı neymiş, bunu kim yazmış, bunu öğrenmeli miyim, bana katkısı nedir... Ancak sorgulayan insan sonunda içine sinen düşünceye ulaşır...

* Sevgiden bahseden insan iyi insandır. Maneviyattan, aşktan, sevgiden, gülümsemekten bahseden insanlardan çekinmene gerek yoktur. Çünkü insan, kelimeleridir.

* Barışan insan iyidir. İnsanın doğasında savaş vardır diyen ahmaklara kanmayın. İnsanın doğası, doğadır. Doğa da sevgidir. Sen bir kaplanın bir ceylanı yediğini gördüğünde "doğada ancak güçlüler kalır peh peh peh" diyorsun ama onlar öyle demiyor. O senin bakış açın. Onlar için bu "zavallılık" ya da "güç" savaşı değil.

* Açık sözlü insan çok iyi insandır. Ama burda 2 türlü açık sözlüden bahsetmek gerek.

Bi tanesi, ortamlarda sırrıya vedfadfasd pardon aklım bi an seçim şeylerine gitti.

Ortamlarda aktif ve hırçın gözükmek için açık sözlü yanını kullanır. Bu insanlar açık sözlülüklerini aşağılamak ve tepki göstermek için kullanır.

Açık sözlü olmak tepki göstermek değildir. Düşüncesini, sakin ve açıkça ifade etmektir. Eleştirmeden sadece paylaşmayı sağlamaktır. İşte bu insan güzel insandır.

Hadin ben kaçtm :)

7 Nisan 2014 Pazartesi

Karşı çıktığın şey güçlenir, gelir ensene yapışır!

Diyelim bir ressamsınız. Müthiş bir resim yaptınız. Çevrenizdeki herkes sizi kutluyor ve "Ne kadar güzel bir eser. Sizi tebrik ederiz." diyorlar. Siz daha çok motive olur musunuz? E tabikide...

Diyelim bir sporcusunuz. Yeni bir derece elde ettiniz. Belki Dünya Şampiyonu oldunuz. Herkes size gelip "Tebrikler. Harika bir iş başardın sen çok başarılı bir sporcusun." diyor...Ne hissedersiniz? Güzel şeyler...

Bugün müthiş bir hava vardı diyelim. Güneşli, huzurlu... Keyfiniz yerindeydi ve her an gülümsediniz ve "Ne kadar güzel bir hava" der misiniz? e tabi ....

Hayatta 2 şeyi çok net bir şekilde tecrübe ettim...

Sevgi ve Korku

Sevdiğim şeyler hayatımda daha da çoğaldı.

Korktuğum şeyler hayatımda daha da çoğaldı.

Neye güzel söz söylediysem o şey çoğaldı.

Neye kızdıysam o şey çoğaldı.

İnsanları öldüren birine "Sen Katilsin!" dediğinizde ona bu övgü olarak gelir.

İnsanları ötekeleştiren birine "Sen bölücüsün!" dediğinizde ona bu keyif verir.

İnsanlara yardım eden birine "Sen yardımseversin!" dediğinizde o buna şaşırmaz.

Tam tersini düşünün...

İnsanları öldüren birine "Sen çok insancıl birisin" dediğinizde size güler.

İnsanları ötekeleştiren birine "Sen bütünleştiricisin." dediğinizde sizinle alay eder.

İnsanlara yardım eden birine "Sen çok kötü bi insansın!" derseniz sizi kale bile almaz.

Yani...

Sözlerinizle, tırnak içinde karşısında olduğunuz şeyleri daha da güçlendiriyor olabilirsiniz...

Onun yerine;
Desteklediğiniz ve istediğiniz şeyler hakkında konuşun.

Ne istiyorsunuz? Bunu belirleyin ve bunujn hakkında uzun uzun konuşun bunu dillendirin...

Her durumda bile...

Savaşın olmadığı bir dünya düşlemek, Savaş içerir. Cümlede hala savaş geçer. Bir resim düşünün. Sizin kafanızda hayal baloncuğu var. Bir savaş var ve savaşın üstüne komple çarpı atmışsınız. Ama savaş hala var?

Barış dolu bir dünya düşlerseniz, Barış hızlı gelecektir...

Parasız kalmak istemiyorum dediğinizde yine parasız kalma durumu olacak ve siz bunu yine istemeyeceksiniz.

Cebimde param olsun istiyorum daha güzel bir tercihtir.

Son bir söz...

İstediğiniz değişimin parçası olun...

6 Nisan 2014 Pazar

Küslüklerin de zaman aşımı olur.

Küs kalmanın formülü nedir?

2 kişi birbirinin kurallarını çiğnediği anda itibaren birbirlerine küsmeyi seçerler. 

Birbirlerine küsmek demek, artık iletişime geçmemektir...

Halbuki biri birinin kuralını çiğnediğinde sadece tek bir kuralı çiğnemiş olur.

Düşünün..

Buluşma ayarlayan 2 insan var ve biri buluşmaya habersiz gelmiyor. Farklı farklı sebepler olabilir. Buluşmaya gelen insan da onunla tüm ilişkisini kesiyor...

Saçma değil mi?

Evet çok saçma...

Bunun çözümü onunla bir daha görüşmemek yerine, bir daha özel buluşma ayarlamamak olabilir ya da buluşma ayarlandığında zaman esnetilebilinir. 

Benim bir zamanlar kurallarımı çiğnediği için küstüğüm ya da benim onların kurallarını çiğnediğim için bana küsen dostlarımla yaşadığım en büyük sorun da buydu.

Para ile sıkıntıları ve borçları olan birine borç vermeyi ben seçtim. Bana borcunu ödemediğinde de ona küstüm... Halbuki bile bile borç vermek yerine bu konuyu ona açıp vermeseydim aramızda bir sorun yaşanmayacaktı.

Buluşmalara sürekli geç gelen ve hatta gerektiğinde yalanlar söyleyen bir dostumla da sürekli buluşma ayarlamak benim hatamdı. ve her defasında geç kaldı veya gelmedi. sonradan küstük.
Halbuki onunla bir anda " hadi buluşalım!" diyip buluşma yöntemi de uygulayabilirdik.

Bu olanlardan ders aldım tabi ki.

Artık kimseyle küsmüyorum. Karşımdaki insanı tanımaya ve onun kurallarını öğrenmeye ve benim de kurallarımı ona açıkça anlatmaya çalışıyorum. Ve uzun bir süredir de bir çok yeni arkadaşım oldu ve ilişkilerimde gayet mutluyum.

Kimseyi değiştirmeye çalışmıyorum. Herkesi kendisi gibi kabul ediyorum ve bana uymayan yanlarıyla iletişime geçmiyorum.

Keyifli Pazarlar güzel insanlar :)

Sevin, sevilin, sevişin.